Dünya’nın Arka Bahçesi New York

İşte filmlerden sokaklarını ezber ettiğimiz, subway yazılarına iyiden iyiye aşina olduğumuz, gökdelenlerin grilikten öte güzel bir görünüm yaratabileceğine (karşıdan bakılınca) bizi inandıran o şehir… Alicia Keys’den Frank Sinatra’ya kadar herkesin adına bir şarkı yazdığı hayallerin ötesindeki yer.

Bu yazıyı yazmadan evvel kafamda New York’u kaç kez tasvir ettim, kaç kez birşeylere, birilerine benzettim hatırlamıyorum. Öncelikle buraya gelen hemen hemen her Türk gibi İstanbul’la yani “sihirli şehir”le karşılaştırdım. Biraz da Ankara kattım o karşılaştırmaya, o da Ankara’da yaşamış olduğumdan.

Benim bakış açımdan, Ankara arkadaş canlısıdır. Ama İstanbul’la sürekli karşılaştırıldığından o ezik ruhu atamamıştır üzerinden. Ankara sizi itmez, rüzgarına kaptırıp götürmez. Dürüsttür, neyseniz o kadarını verir ne fazlasını ne daha azını. Sizi savurmaz ama gelir gelmez de kabulleniverir. “Aaa merhaba, işte bura meclis bura da gençlik parkı, Tunus’ta eğleniriz, Bahçeli 7 güzeldir, Sakarya çok leylim oldu bu aralar, inşallah bir hal çaresine bakıcaz” gibi gayet normal sanki çay içerken iki kelam etmişcesine sizi selamlar.

İstanbulsa biraz ukaladır. Ankara gibi boynu bükük dolanmaz. “Ben İstanbul’um arkadaşım” der ve sizi rüzgarına kaptırıverir. İstanbul’a gidince İstanbul’lu olmazsınız. Önce bir süre geçmelidir. Sokaklara bakınca neyi nerede bulabileceğinizi öğrenmek zaman alır. “Ben zevkliyim ama zorum” der İstanbul. Yanlış bir sokağa saptığınızda başınıza iyi ya da kötü neler geleceğini bilemezsiniz. İstanbul bazısına göre dişidir bazısına göre erkek. Bana göreyse elinde rakısı boğaza nazır oturmuş, feleğin çemberinden bilmem kaçıncı kez geçmiş, muhabbeti hoş, tersi fena, göbekli bir yurdum amcasıdır. Yorgun bir amcadır ama muhabbetine de doyum olmaz. Öğretir, hem de sadece konuşarak öğretir. O size her öğrettiğinde de kendinizi ya Cihangir merdivenlerinde dalıp gitmiş halde ya da vapurda  deniz kokusunu iyiden iyiye ciğerlerinize solur halde bulursunuz.

Gelelim asıl konumuz New York’a. Filmlerde defalarca kez izleyip de gerçeğini gördüğünüzde hayal kırıklığına uğradığınız ve “bu ne ya filmde ne biçimdi halbuki” dediğiniz şehirler vardır ya. Mesela benim için Paris bunlardan biridir. İşte New York o değil! New York filmlerde görüp hissedebileceğinizen çok daha ötesi. Geldiğiniz ilk andan beri sizi kucaklamaktan öte içine alıp yuğuruveren bir şehir. Sanki hep buradaymışsınız gibi… Sokaklar kolay, yerler tanıdık…

New York, evinde Jon Bon Jovi posteri asılı karizmatik bir orta yaşlı bekar erkek, sokakta top oynadıktan sonra herkesi evine pasta börek yemeye davet eden bir çocuk ya da her “ayvayı yedim” dediğinizde sırtınıza vurup “halledersin sen” diyen bir arkadaş. Bu nasıl bir tanım demeyin. Nasıl İstanbul tek bir duyguyla anlatmak için fazla güzelse New York’ta tek bir karaktere benzetilmek için fazla büyük, fazla ÇOK KİŞİLİKLİ. İşte bu yüzden kafamda tasvirler dolaşıp durdu ya geldiğimden beri. Ama sanırım en sonunda en kısa yoldan onu nasıl anlatacağımı buldum: Dünyanın arka bahçesi.

Burası herkesin birlikte oynaması için yaratılmış başka bir alan. Kimse kimseden hak olarak eksik ya da fazla değil. Hep birlikte gelmişiz ve burada oynuyoruz işte. Etnik kökeniniz, ne kadar İngilizce bildiğiniz, ülkenizin yemeklerini düşlemeniz, kendi dilinizi özlemeniz gibi durumlar burada önemsiz. Çünkü zaten hiç kimse buralı değil ama ilk geldiği andan itibaren de herkes buralı. Karşıdan karşıya geçerken bir İngilizce konuşan duyuyorsanız en az beş adet başka dil duyuyorsunuz. Bire beş, abartmıyorum. Süpermarkette bilmem kaç farklı ülkenin markasını ve yemeklerini bulmak mümkün, öte yandan size maksimum kırk dakika uzaklıkta sizin ülkenizin insanlarının yerleştiği bir mahalleye gidip “Türkiyede miyim lan ben” diye afallamanız da mümkün.

Dünya bir tiyatro sahnesiyse New York kulistir herhalde. Burada, bu güzel kuliste ya da bahçede artık hangisini demek isterseniz, insanlar bir şeye hazırlanıp dünyanın her tarafına dağılıyorlar. Burada kalan da çok ama gidenlerin bir süre rüyasında New York’u görmeye devam ettiklerini duyduk ve hak verdik. Tanıştığım bir çok insan bir arayış içindeyken kendilerini burada bulmuşlar. Bu sanırım bir tesadüf olamaz. Ne arıyorsanız burada buluyorsunuz. Bulana kadar geçen sürede yada bulup da demleyene kadar geçen sürede New York bu harika bahçede istediğiniz gibi oynamanıza izin veriyor. Bu bahçenin en güzel yanıysa hiç yasak elma olmaması. Belki de o yüzden adı BIG APPLE (büyük elma). Hem kocaman ve hiç bitmyor hem de istediğiniz gibi herşeyi ısırabiliyorusunuz. Sadece biraz cesaret ve istek gerekiyor o kadar. Para mı? Ama ben ne dedim. Burada her şey var dedim. Her şey demek beleş olan şeyleri de kapsıyor. Cesaretiniz de yoksa hiç önemli değil, şehir size onu da veriyor. Tek yapmanız gereken sadece ama sadece dışarı çıkmak.

O zaman ben de sizden iznimi isteyerek bu güzel güneşli New York gününde biraz elma ısırmaya gidiyorum. Sizin de canınız çektiyse, gelin beraber ısıralım.

 

Sevilen şeyler: Herkesin kendinden sonra gelene kapıyı tutması!

Sevilmeyen şeyler: Merdaneli çamaşır makinalarının hala yoğunluklu kullanılması! (Kötü yıkıyor abicim)

Özlenen şeyler: Yumuşatıcı kokusu. (Buradaki makinalar kötü yıkıyor)

 

Amerika’yı sevme oranı: 98/100

Türkiye’yi özleme oranı: 10/100

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s