Taşımacılıkta son nokta: Uçan Asyalı Turizm

Benim gibi konforundan çok geziye ne kadar para harcayacağını düşünen varoş gezgin tayfası ve öğrenciler için yaratılmış bir konforsuzluk silsilesi içinde ‘ucuz lan’ rahatlığıyla ayrı bir konfor sağlayan Fun Fung Wah ve Lucky Star otobüs şirketlerinin önünde öncelikle saygıyla eğilirim. ‘Ben modernim’ damgası basmış Amerika’da Hindistan koşullarında yolculuk yapmak da ayrı bir tecrübeydi.

Abartı mı? Ne abartısı arkadaşım! Hindistan’da en azından pencerelerde perde vardı. Bu hem perdesiz hem de numarasız. İlk gelen kapar mantığı. Gerçi adam da haklı, normalde 39 dolara aldığınız bileti size 15 dolara sunuyor bir de numara mı yazacak, git otur işte.

Öncelikle bu iki şirketten birinin sitesine girip saatte bir kalkan otobüslerden birine kartımızla biletimizi alıyoruz. Sonra otobüs kalkış saatinden en az yarım saat önce kalkış noktasında oluyoruz. Yoksa yer dolarsa biletimizi başkasına satabilirler. (Şaka değil bu, baya baya bilette yazıyor ‘bak satarız’ diye) Ben de 10’daki otobüsüm için 9:30 sularında kalkış yerine varıyorum ve bileti teslim almam gereken gişeyi görünce ‘Abi biletin yanında uyuşturucu da mı veriyorlar? Bu ne be kirli işler gişesi gibi’ diyerek kafamı tam Çinli kardeşler için dizayn edilmiş bidicik pencereden içeri sokuyorum. Bilet kodumu söylüyorum. Kadın boş bir beyaz kağıda söylediğim kodu eliyle yazıp altına saçma bir paraf atıyor. Kadına bir süre mal gibi bakıyorum. Hani beyaz kağıdın üzerine s*çsa en azından “bak bu s*çtı” der kanıtlarsın. Ben ki surat çizicem diye yuvarlak çizip iki kulağı o yuvarlağa oturtamayan, çöp adamı bir saat uğraşıp ancak mutasyon geçirmiş küçük ayaklı koca elli yaratık olarak çizebilen resim özürlü kişi, bu kadının çizip de bana verdiği bileti uğraşsız yapardım.

Hadi bakalım diyerek baya belediye otobüsü bekler gibi tek sıraya giriyoruz. Birazdan üzerinde kocaman FUNG FUNG WAH yazılıotobüsümüz geliyor; ismine tükürem! Bizim Türkiye’de okul gezilerinde kullandığımız eski tip, koltuk arkasında plastik tutma yerleri olan otobüsümüze birer birer kafamıza göre oturup yola çıkıyoruz.

Otobana çıkmamızla miniminnacık otobüs şoförümüz başlıyor uçmaya. Bu baya baya uçmak ama. Aracın sarsıntısıyla aralıklarla koltuğa yapışıp kalıyorum. Tam uyuyacakken bizim Asyalı bir daha asılıyor gaza. Bir de gündüz vakti, güneş gözüme giriyor ama perde de yok arkadaş! Bunu garipseyen sadece ben miyim diye şöyle bir etrafıma bakış atıyorum. Gördüğüm omuzları ve kafaları hızdan koltuğun içine gömülmüş ama buna rağmen uyumayı ve hatta okumayı becerebilen insan topluluğu. Anlıyorum ki herşey normal, sadece hayatında ilk kez uçan Asyalı gören benim.

Bu kadar hıza rağmen Boston’a New York çıkışı trafik yüzünden ancak dört buçuk saatte varabiliyoruz. Otobüsten indiğimde vücutta hafif bir sarkma oluyor. Malum dörtbuçuk saatin yapışarak geçtiği düşünülürse…

Böylelikle Boston’a sağ salim varıyorum. ‘Neyse yahu o kadar da kötü değildi’ diyorum. Ama aslında sadece çok erken konuşmuş oluyorum.

Dönüş günümde saatte bir otobüs var nasılsa rahatlığıyla gara bileti almadan gidiyorum. Gara vardıktan bir saat sonraki otobüse biletimi alıyorum. Bu seferki Lucky Star. Bir de onu deneyeyim diyorum, merakıma tüküreyim. Garda vakit geçiriyorum, bagel yiyorum, kahve içiyorum, telefonumu şarj ediyorum, geziniyorum derken otobüse on dakika kala perona gidiyorum. Tam geçişimi yaparken ben boylardaki görevli ‘yer kalmadı’ diyor. ‘Yahu nasıl olur biletim var benim’ diyorum. Hem de bu seferki gerçek bilet. Üzerinde firmanın adı falan da yazılı. Baya bilgisayardan çıkma. Sonra benim kafaya dank ediyor. Yarım saat önce orada olmam gerektiğini tamamen unutmuşum. Alışmadık totoda Victoria Secret bile durmaz hesabı kafadan uçmuuuşşş gitmiş. Oydu buydu derken adam ‘iyi hadi bakalım gel’ diyor. Ben de düşünüyorum acaba nereye gel diyor diye.

Şimdi bu otobüslerin arka dörtlüsü üçlü haline getirilerek bir de yanına tuvalet konmuş. Çünkü mola yok. Ben, bu zavallı arkadaşınız, arka üçlünün ortasına doğru yol alıyorum. Adamın da niye ‘iyi hadi bakalım gel’ dediğini çok net anlıyorum.

Solumda benim üç katım, zum kavramının sınırlarını zorlayan ve çiş kokan bir siyahi, sağımda suskun, telefonuyla ilgilenen bir Asyalı, onun yanında mis gibi buram buram beklemiş idrar kokuları saçan tuvalet… İki arada bir derede kendimi mesane gibi hissederek yola başlıyoruz ve hadi bakalım diyoruz… Diyoruz ama olmuyor. Sol yanımdaki siyahi emcem bir yandan içkiye devam ediyor bir yandan da elimdeki akıllı telefon teknolojisine hayretler ederek her mesaj yazığımda ‘vaayy o pencere nasıl çıktı oradan, oww bu manyak bişey, yeaa kime yazıyorsun o kadar’ diye vıdır mıdır konuşarak mesajlaşmamın içine ediyor. Adamdan ekranı mı gizlesem (e girdi dibine baya baya okuyor, mesajlar da ingilizce), kendi burnumu mu tıkasam, adamın ağzına çakıp sustursam mı derken başka bir kriz patlak veriyor. Yanımızdaki tuvaletin kapısı tutmuyor. Asyalı şoförümüzde uçarak kullandığı için otobüsü, her sollamada ve her dönüşte ne zamanki araç sağa doğru hamle yapsa kapı açılarak ağzımıza kadar giriyor. Her seferinde de yanımdaki Asyalı çocuk ayağıyla tekmeleyerek kapatıyor. Artık aklımdan fıkralar geçiyor. ‘Bir zenci bir capon bir de türk bir gün otobüse binmişler’ diyip diyip sırıtıyorum ki o sırada solumdaki siyahi son noktayı koyuyor ‘annemi arayayım mı bunla?’ diye… Ben de ‘tamaaaammm kırmızı kart çıktı artık, ben en iyisi uyuyayım’ kıvamına geliyorum. Dönüp, ‘olmaz uyucam ben’ deyip gözleri yumuyorum.

Titreyip duran telefonumu ciddiye almamaya ve uyumaya çalışıyorum. Zorluyorum zorluyorum ki tam da sidik kokusuna ve açılıp kapanan kapıya alışmışken burnuma inanılmaz bir bira kokusu geliyor. Gözümü açıp bir bakıyorum bizim amca sızmış birayı da üzerine dökmüüüüşşşş… Bir yandan da cüsse bana doğru iyicene kaymış. Kendimi rahat ettirecek bir pozisyon bulmaya çalışırken (artık neyin konforunu arıyorsam o saatten sonra), emcemin elinin suratıma doğru hızla geldiğini görüp çevik bir hamleyle yüzüme geçirmesinden kurtuluyorum. Adam bir anda uyanıyor ve pardon diyerek tekrar sızıyor. Sarhoş ama saygılı… Yanımdaki çocuk ‘İyi misin? Bak istersen yer değiştirelim cidden’ diyor. Ben tutamıyorum kendimi, başlıyorum gülmeye, ben gülünce yanımdaki Asyalı da başlıyor gülmeye. Siniri bozulmuş iki deli gülüyoruz. Bu arada kapı açılıyor çocuk gülerken ayağıyla tepip kapatıyor daha da gülüyoruz. Sonra da başlıyoruz muhabbete.

Öğreniyorum ki bu firmalar aslında pek de tekin değilmiş. Fung Wah’ın bir otobüsü yolda giderken patlayıvermiş. Bir defa da polis, otobüsü durdurup içerideki yolculara ‘bindiğiniz otobüs güvenli değil biliyorsunuz değil mi?’ diye uyarı yapmış. Hız sınırlarını tanımayarak uçtukları içinde kaç defa sağa sola geçirmişler otobüsü. Hatta halk arasında cehennem otobüsü diye de bilinirmiş. Böyle böyle üçbuçuk saatte New York’a varıyoruz. Varmamla imana geliyorum. Allah’ım bir daha Hintliler’in ulaşım sistemini aşağılamıcam diyorum ve gecenin köründe yeni Asyalı yol arkadaşımla 24 saatlik metro sistemi sağolsun eve gitmek üzere yerin altına iniyorum. Aklımda hayaller: Yastığım da yastığım, benim bidenecik yastığım… Sana geliyorum aç kollarını!!

Aaaa, doğru amcayı unuttuk. Biz otobüsten son inendik. Amcam hala koltukta uyuyordu… O, 4 kez daha Boston New York yapmıştır o kafayla bence.


Sevilen şeyler: Parka sere serpe, çimler basa basa, öpüşe koklaşa yatılabilmesi.

Sevilmeyen şeyler: Kafe mantığının hızlıca ye, iç, kaç tadında olması. 

Özlenen şeyler: Kahvenin ayakta yürürken değil oturarak içilen bir aktivite olması.

Amerika’yı sevme oranı: 90/100

Türkiye’yi özleme oranı: 15/100

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s